Yurtdışı Gezileri

John Major 40 . evlilik yıldönümünü operayla kutladı! 

Venedik’in dünyaca ünlü La Fenice Operası’nda huşu içinde La Traviata’yı izledim.  İngiltere eski başbakanlarından ( 1990-97) John Major da oradaydı. Ardından  dünyaca ünlü  Cipriani’ye geçmek için otelin teknesinin bağlı olduğu yere gittim. O da ne?  John Major ve eşi de bekliyorlar!  Bir gün önce ben Murano ‘dayken onların da adada olduğunu öğrenmiş, ama  görememiştim. Onlar mı beni , ben mi onları takip ediyorum anlaşılamadı!  Hoş bir sohbet başladı aramızda.  La Traviata hakkında konuştuk biraz..  Öğretmen eşi çok sıcak , alçak gönüllü ve  konuşkan… La Traviata’yı 5. izleyişi olduğundan bahsetti.  Ayrıca 40. evlilik yıldönümleri olduğunu öğrendim; 1970’den beri evlilermiş. Kutlamak için  Venedik’i,operayı ve Cipriani Hotel’i seçmişler. Tesadüf; benim de otelde yemek için rezervasyonum vardı.  Tekneyle  hep birlikte otelin bulunduğu adaya geçtik. Onları kutladım  ve otelin girişinde  birlikte bir  fotoğraf çektirdik. 

Küllerinden yeniden doğuyor: La Fenice Operası 

La Fenice dünyanın en önemli, en prestijli  operalarından biri. İlk faaliyete geçtiği 1792’den beri  iki önemli yangın geçirmiş. Bu yangınlarda kül olup , tekrar eski görkemiyle inşa edilmiş. 1996’daki büyük yangından sonra opera ancak 2003 te tekrar faaliyete geçebildi. Yani benim gittiğim La Fenice eski şekli korunarak tıpatıp yapılmış Yeni Fenice aslında…  Burada bir operaya yer bulmak inanılmaz zor.   La Traviata’ya aylar öncesinden yer ayırtarak gidebildim.  Salondaki en genç 2-3 kişiden biriydim! Yaş ortalaması 70 civarıydı . Klasik parfüm kokuları, yapılı saçlar, inciler , kibarlık, zerafet..  Opera binası dıştan sade ama içi muhteşem.  Altın varaklar,tavan süslemeleri, büyüleyici freskler, zarif balkonlar… ‘ Opera binası işte böyle olur! ‘dedirtiyor.   Ünlü besteci Verdi, La Traviata  ( (Yolunu Kaybetimiş Kadın) adlı operasını  ilk kez 1853’te burada sergilemiş.  Dünyanın en ünlü sanatçılarının sesi çınlamış  burada: Yunanlı Maria Callas’tan, İngilizlerin geçenlerde vefat eden ünlü divası Joan Sutherland’e , bizden   Leyla Gencer  ‘e kadar… 

Kadıköy Süreyya Operası’nda La Traviata: 

Venedik’ten 1 hafta sonra La Traviata’yı bir de bizim operamızda izledim.  Kadıköy  Süreyya Operası operaseverler için bir vaha. Ana karakter Violetta rolündeki Evren Ekşi ‘ye, sesine  hayran kaldım.

Göktürk oraya çok uzak demeyin,Kadıköy Süreyya Operası’na gitmekten üşenmeyin derim.    Çünkü size tüm zorluklarına rağmen bir metropolde yaşamaya değdiğini kanıtlıyor.
 

Çılgın kalabalıktan uzakta : Murano adası 

Eğer Venedik sizi yorarsa Murano’ya gidin. Çılgın kalabalıktan uzakta sakin bir gün  geçirebilirsiniz.

Murano Venedik açıklarında yer alan bir ada.  Venedik’ten süekli tekneler kalkıyor. 15-20 dakikada varıyorsunuz.

Cam işçiliğiyle ünlü.1291’de Venedik’teki bütün cam işçileri  yangın tehlikesi nedeniyle Murano’ya taşınmak zorunda bırakılmışlar. Ve böylece ada cam işçiliğinin merkezi haline gelmiş.  Bir dönem tüm Avrupa’nın ana cam üreticisi konumundaymış.  Sonra avizeleriyle ünlenmiş. 

Cipriani Otel ve restoran: Cipriani ikonik bir otel.  Ama  bence kalmak için tercih edilecek daha hoş yerler var artık.  Otelin çok trendy Cip’s Club diye bir restoranı var.   Venedik ‘e uzaktan bakarak , hoş bir akşam geçirmek istiyorsanız tercih edin. 

"En iyi  Venedik manzarası bizde !" 

Gerçekten haklılar.En iyi manzara Hilton Molino Stucky’nin 8. Katındaki Sky Bar’da!  Eski bir makarna fabrikası inanılmaz paralar harcanarak muhteşem bir otele dönüştürülmüş .  Üstelik Venedik içindeki aynı ayardaki otellere göre  daha uygun fiyatlı. 

San Clementine Palace: 

Ben John Major’ın yerinde olsam San Clementine Palace’ı tercih ederdim yıldönümü kutlaması için!   Otelin binası tüm adayı kaplıyor.  Bir dönem sinir hastalıkları hastanesi olarak kulanılmış. Venedik’te bu kadar geniş koridorları olan bir otel bulamazsınız.Sessizlikten hoşlananlar için birebir. Tam bir balayı yeri. Gidin Venedik’te eğlenin , tüm gün gezin, sonra 5-6 dakika içinde tekneyle adanıza, odanıza geçin ! 

40 TL’ye bir tabak spagetti !

Venedik’te ilk  gün otelime yakın bir meydanda etrafı seyrederek öğle yemeği yemek istedim. 40 TL’ye bir tabak midyeli makarna yemek zorunda kaldım!    Sıradan bir sokak  restoranında bu bedel ancak Venedik’te ödenir! Üstelik her yer o kadar dolu ki , garsonlar bıkkın, servisi önünüze atar gibi yapıyorlar. 

Le Bistrot de Venise 

Her Venedik’e gidişimde mutlaka yemek yediğim bir yer burası. Eski Venedik mönüsünü deneyin! Ortam bir tiyatro dekoru gibi. Kırmızı kadifeler, duvarlarda Venedik maskları, mumlar, avizeler…Özel bir akşam yemeği için ideal.

Adres: Calle dei Fabbri, San Marco,4685

Tel: +39 0415236651

 

 

Fransa’nın en eski şehri Marsilya’daydım ! 

Kısa kısa Marsilya:

* Fransa’nın en eski şehri: 2600 yıl önce kurulmuş.
* İki önemli uygarlığın ayak izleri var:MÖ. 600 yılında Foça’dan yola çıkan Yunanlılar bu kıyılara ayak basmışlar.
  Antik ve Orta Çağda Yunanlıların elinde gelişen şehir sonra Romalılara geçmiş.
* Fransa’nın 2. Büyük şehri. Nüfusu yaklaşık 900 bin kişi.
* Fransa’nın önde gelen limanı.
* Günümüzde Avrupa’nın önde gelen yat şehri. Şehirde 14 marina var
* 2013’de Avrupa Kültür Başkenti.
* Yılın 300 günü güneşli geçiyor. 

Uçaktan gördüğüm  Marsilya görüntüsü beni hayal kırıklığına uğrattı. Adeta bir İstanbul!Bina, bina bina! Eski planlı güzel şehir merkezde kalmış, perifere doğru aynen bizdeki gibi çıkmışlar yapıları. .. Estetikten eser yok!   Şehir turunda da gördüm ki ne varsa ‘ Eski Liman ‘ çevresinde var.   Ancak yine de pırıl pırıl güneşli hava her şeyi unutturuyor insana.. Kış günü bahar havası  solumak ne güzel!  Paris’in dondurucu soğuğundan eser yok. 

Mutlaka görmeli

Eski Liman

Şehrin merkezi burası. Hayat burada dönüyor. En iyi hoteller,restoranlar, kafeler hep bu limanda. Mutlaka tamamını yürüyün.
Bir bistroda oturup hem balığınızı yeyin, şarabınızı yudumlayın , hem de  geleni geçeni seyredin. 

Balık Pazarı:

Eski Limanda Hotel Beavau’nun tam karşısına kuruluyor. Yöre insanını gözlemlemek için ideal . 

Canebiere: Marsilya’nın en önemli caddesi. Bir dönem yüzlerce kafe,lüks hotel ve büyük mağazalara sahip olan cadde.  Bizdeki  Pera’yı hatırlattı bana. Aynen İstiklal Caddesi’ndekine benzer  görkemli binalar, gözalıcı demir işçilikleri, aynı tür kozmopolit kalabalık….19. yüzyılda  281 kafe ve 46 klüp varmış Marsilya’da  ve çoğu da bu cadde üzerindeymiş.   Bunlar dünyadaki en iyiler diye bilinirmiş. Bu kafelerde tüccarlar iş  bağlarmış. Şimdi yerinde yeller esen görkemli  bir Türk Kahvesi’den de söz ediyor tarih kitapları..

Koloniler bağımsızlıklarını kazanınca büyük oteller ve kafeler birbiri ardına kapanmaya başlamış. 

Notre Dame de La Garde

Şehrin en yüksek tepesi La Garde üzerinde. 1853 lerde yapımına başlanmış. Şehrin kuşbakışı fotoğraflarını çekmek için en ideal yer. Buradan Alaxander Dumas’nın ünlü romanı Monte Kristo Kontu için esinlendiği kişinin yattığı hapishane  Şato d’If ‘i de görebiliyorsunuz. 

Opera Binası:

Marsilyalılar opera ve tiyatro aşığı.  Adım başı tiyatroya rastlıyorsunuz.

Opera binası  da ‘ Büyük Tiyatro’ adıyla 1787’de yapılmış.  Dünyadaki pek çok opera binası gibi yangın geçirmiş.Sonradan Art Deco tarzında yeniden  yapılmış görkemli bir bina bu.  Görkemli dış cephe yangından sağ çıkabilmeyi başarmış. 

Yeni Kathedral:

Temeli 1852’de Napolyon Bonaparte tarafından atılmış. 

En küçük Feribot:

Eski limanın iki ucunu birbirine bağlayan feribot herhalde dünyanın en kısa mesafe giden  feribotu olmalı. 

Neyi nerede  yemeli ? 

Bouillabaisse

Marsilya’ya özgü  balık çorbası. Buyebez  diye okunuyor. En az 3 çeşit balık, kabuklu deniz ürünleri sebzeler, baharat ve otların birarada pişirlmesiyle yapılıyor.
Diğer balık çorbalarından farkı kullanılan balık türleri ve servis şekli. 

Geleneksel buyebez servisi şöyle:

1- Önce sofraya diş sarımsak,  rouille denen sos ve kızartılmış ekmek parçalarıyla   birlikte bir tabak balık çorbası geliyor.
2- Ekmeğinize bu sarımsağı sürüp , sosa batırarak yiyor, çorbanızı içiyorsunuz.
3- Birazdan garson elinde devasa bir balık, kabuklu deniz ürünü ve sebze  tabağıyla geliyor.
4- Sonra önünüzde bunu ayıklıyor ve eziyor.
5- Bu tabağın içinde aldıklarını yeni bir tabak  çorbaya ekleyip tekrar size sunuyor.

 

Fikrim:   Miramar’da iki kişilik  buyebez 116 Euro haberiniz olsun!

Değer mi? Yeni bir tat  ve sunum geleneği gözlemek için değer!

"Çok özel bir yiyecek yiyorum hissini vermediği" için değmez ! Tadını sevmedim.

Le Miramar:

Marsilya’nın en ünlü restoranı. Otantik buyebez  yemek  ve şıklık istiyorsanız  adres burası. Tıklım tıklım. Yer ayırtmadan gitmeyin.

Tel: 0491911040 

Navette

Marsilya’ya has bir kurabiye. Küçük kayık şeklinde. 1781’den beri yapılıyormuş.
En güzel navette’i La Cure Gourmande’de yedim.
Özellikle tarçınlı kakaolusu harika!
Canebiere Caddesi No. 19 

Ne almalı? 

Sabun:

Marsilya sabunlarıyla ünlü bir şehir. Zeytinyağından yapılıyor. 19.yüzyılda 70 imalathane varmış. Uzun süre deterjanların gölgesinde kaldıktan sonra Marsilya sabunu yeniden gözde. Benim gibi bir çokokolikseniz eğer çikolatalı  ve sabun alın derim. Canım tatlı istedikçe kokluyorum. 

Marsilya bibloları:

Bunlara santon diyorlar.  Her biri Provençal yaşamdan portreler.  
Tek tek elde yapılıyor.
Galeri Arterra: 15 Rue du petit Puits 

Nerede kalmalı ?

New Hotel of Marseilles Le Pharo:

Ben burada kaldım. 4 yıldızlı butik bir otel.Şiddetle öneriyorum. Eski Pastör Enstitü binası otele dönüştürülmüş.  
Restoranı da muhteşem. Eski limana yürüyerek inebiliyorsunuz. Sessiz ,sakin, kaliteli. 

Grand Hotel Beavau

Eski Liman’ın merkezinde , muhteşem manzaraya sahip 4 yıldızlı bir otel. Efsane yazarlar ve müzisyenler kalmış bu otelde.
Örneğin; ünlü besteci Chopin, sevgilisi George Sand ile bu otelde kalmış. Ancak dikkat ! Fazla kalabalık ve gürültülü bir yerde.

Ayın  sözü

"İyi  elma –paylarının mutluluğumuzda önemli bir yeri var !"
Jane Austen- İngiliz romancı( 1775-1817) 

Prenses Stephanie’ye aşık olan aşçı ! 

Unilever Food Solutions   yiyecek hazırlama konusunda  profesyonellerin çözüm ortağı. Sektörün gelişmesi için  çok takdir ettiğim çalışmaları var.   Örneğin; Asya yakasında  Bostancı’da Cheff Inn diye br merkezleri var. Sık sık burada gastronomiyle ilgili toplantılar düzenliyor, çok başarılı bulduğum eğitimler veriyorlar.  Geçen hafta ünlü İngiliz Şef Alan Coxon’ı getirdiler . Gıda Arkeoloğu Alan Coxon  Cheff Inn’ de toplanan İstanbul’un ünlü aşçılarına  çok özel tarifler verdi.  Ben de oradaydım. 

Alan Coxon kimdir ? 

Alan Coxon bir gıda arkeoloğu.  Sofralara Roma İmparatorlarının, Ortaçağ Şovalyelerinin, Eski Yunan tapınaklarının yediği yiyecekleri taşıyor.

Unvanını hakkıyla almış belli.Mutfakta kullandığı malzemelerin kökenine dair yaptığı araştırmalar yapıyor. Tarihi Yiyecekler üretmiş. Kariyer hayatı boyunca birbirinden renkli projelere imza atmış. Programlarında kraliyet ailesi üyelerinden spor efsanelerine kadar  pek çok ünlüyü ağırlamış. BBC’de çok seyredilen programları var. Yapılan anketlere göre dünyanın en sevilen 10 şef-sunucusundan biri. Tüm çok başarılı insanlar gibi işine tutkuyla bağlı, eğlenerek çalışıyor.
 

Türk yemeklerini  nasıl buldunuz?Neleri denediniz?
Neyi denemedim ki! ( gülüyor). 

Peki Türk mutfağından örnekler de kullanacak mısınız şimdi ?
Birkaç fikrim var. Ama bunun için yeni kitabımı beklemelisiniz. 

Gıda arkeoloğu unvanını nasıl aldınız ? İlk kez duyduğum bir terim bu…
Bu sözü ben yaratmadım.  Bana yakıştırıldı, benim için yaratıldı.. Hızlı ve kolay bir yaşam şekli bombardımanıyla karşı karşıyayız. 
Ağızlarından içeriye ne giriyor, kimse umursamıyor. Oysa her yiyeceğin bir  öyküsü var. İnsanlar ne yediğini bilsin, düşünsün, tarihini bilsin istedim . 
Bu konuda araştırmalar yaptım. İnsanlar yiyecek hakkında heyecanlansın istiyorum..
Ale –garın reçetesini tam olarak oturtmak   10 yılımı aldı ! 

Sirke demeye dilim varmıyor,adeta bir iksir bu, tadı enfes, kokusu baştan çıkarıcı.. İnsan akşamları viski niyetine yudumlayabilir bunu  G.. ( Kahkaha atıyor)
Şu ünlü sirkeniz  Ale-gar nasıl doğdu?
10-11.yüzyılda İngiltere’de doğdu! Su kirliydi, kaynattılar. Tadını beğenmediler içine yapraklar atarak içiminin hoş hale getirdiler. 14.yüzyıldaysa neyin iyi tat verdiğini buldular! Malt!  Suyun içine atıp kaynattılar. İçine bal  ve maya kattılar. Ale yaptıklarının farkında değillerdi.  15.yüzyılda light bira elde ettiler. Zamanla bu evlerde üretildi, bir endüstri haline geldi. İçmedikleri ekşidi ve sirke oldu.
1. Elizabeth her sabah  uyandığında 2 ölçek ale içermiş. 

Nasıl geliştirdiniz bu sosu ?
10 yılımı aldı. Çok araştırdım, denmeler yaptım. Ale-gar soya sosu veya  balsamik sirke yerine kullanılabiliyor.
( Alan Coxon’ın tarihi soslarından edinmek için internet üzerinde sipariş verebiliyorsunuz.)


Alan Coxon ‘dan inciler… 

  • İrlandalılar günde 5-6 kilo patates tüketirlerdi. Peru’da yüzyıllar önce her yıl bir bakire kız kurban edilir, kanı ürün bol olsun diye patates tarlasına dökülürdü.
  • Baharat şefin işi. Üreticilerin işi değil! Paket yiyeceklerde o kadar çok tuz var ki şefin kendi tuz oranını ayarlaması zorlaşıyor.
  • Eski Romalılar yolların kenarlarına sarımsak ekerlermiş. İlerlerken yemek için… Ayakkabılarının içine de koyarlar, bunun kendilerine güç vereceğini düşünürlermiş.
  • Mısırlılarda  sarımsak baştacıydı. Piramitleri inşa eden işçiler günlük sarmısakları gelmeyince 1 gün işi bırakmışlar.Çünkü o gün yeterince güçlü olamayacaklarını düşünmüşler.
  • Şu anda İngiltere’de moda olan : Moleküler gastronomi.( Bilimadamları ve yiyecek profesyonellerinin birlikte çalışarak pişirme sırasındaki gelişmeleri inceledikleri yöntem. Örneğin; bir yumurtanın değişik pişme derecelerinde nasıl etkilediğini araştırmak gibi…)
  • Mısırlılar mumyalama işinde mumyayı korumak için bol  kimyon kullanırlardı.
  • İlk yapılan Viagra ne bilin bakalım? Şeker!
  • Aztekler günde 50 fincan çikolata içerlerdi. Buna acı su diyorlardı.  İçine chili  biber de ekliyorlardı.
  • İngilizlerin ünlü zencefilli kurabiyelerini Kraliçe 1. Elizabeth ve şefleri yaratmıştı.  Amaç kraliçenin konuklarını eğlendirmekti.
  • Çiftlik somonu deniz somonuna göre daha yağlıdır. Yeri dar olduğu için hareketsizdir, eti daha yağlı, yumuşaktır. Vahşi somon daha diri kaslıdır, denizde rahatça yüzdüğü , savaştığı için.. Okyanusta bir atlettir o. Dokunduğunda sertliğini hissedersiniz.
  • Aztekler avokadoya meyveleri testise benzediği için testis ağacı derlermiş.
  • Avokadonun çekirdeğini hazırladığınız avokado dipine koyun. Kararmasını engeller. Limonunuz yoksa bunu deneyebilirsiniz.
  • Deniz ve kara ürünlerinin birarda kullanıldığı tariflere Surf& Turf denir.  Örneğin; Bonfileyle deniz tarağını birarada sunmak gibi…  Bu tarif MS. 33 yılında İmparatoır Tiberius zamanından kalmadır .
  • Eti çevirmek için  çatal kullanmayın. Etin suyu akar. Halbuki etin suyunu korursanız daha lezzetli olur. Eti delmeyin.
  • Tonu çok pişirmeyin. İçi kırmızı olmalı. Et gibi çıkar.
  • Romalılar soğanı aynı elma gibi ısırarak yerlerdi.
  • Eski Mısırlılar mumyaların gözünü çıkarır ,bunların yerine arpacık soğanı yerleştirirlerdi. Nedeni şuydu: Soğan birçok katmandan oluşuyor. Adı İngilizce onion .Onion İnglizcedeki  union sözcüğünden – ‘birleşim –katmanların birleşimi’nden geliyor.  Ölüm ve yaşamın birada olması, katmanların iç içe geçmesi… 

Sen İngilizsin, aşçı olma, polis ol ! 

Monako’da çalışırken birçok yaşını başını almış Fransız aşçının arasındaki tek İngilizdim. Üstelik 18 yaşındaydım. O zamanlar Fransızlarla İngilizler birbirlerinden pek hoşlanmıyorlardı. Mutfakta en kötü işleri hep bana veriyorlardı.  Demet demek chili biberini  ince doğramak gibi!   Tuvalete gidip döndüğümde herkes gülerek dalga geçerdi benimle ve sorarlardı:
"Yanıyor mu hala ?" 

Yaşlı Fransız şefimizden herkes çekinirdi. Mutfağın kralıydı. O yürürken herkes iki yana açılırdı. Bir gün  uzun şapkası ve sarkık bıyıklarıyla mutfakta   ilerlediğini gördüm. Yürüdü, herkes açıldı,  geldi , önümde durdu:

"İngiliz benim alanımda senin işin ne?"
"Sizin alanınız mı şefim ?" diye kekeledim.

En iyi aşçılar Fransızlardan çıkar !
Peki… Ben ne olayım o zaman ?

Sen İngilizsin.İngilizlerden iyi polis olur.  Polis ol !"
 

Prenses Stephanie’ye aşık oldum ! 

Krallardan , ünlülere bir çok kişiye servis yapmış Alan Coxon.
Michael Jackson, Grace kelly, Prince Charles, Frank Sinatra, İngiltere eski başbakanlarından John Major servis yaptığı ünlülerden bazıları… 

Monako’da çalışırken Prenses Stephaniye aşık olmuştum.  Ben ondan birkaç yaş büyüğüm. ( Prenses şu anda 45 yaşında) 18 yaşındaydım.
Yolda yürüyordum.  Bisikletiyle kaldırıma çarpıp düşen birini gördüm. Yardımına koştum, yerden kaldırdım: Prenses Stephanie’ydi! O zamanlar çok güzeldi! O anda vuruldum !
Aynı gece çalıştığım Lowes Hotel’de bir resepsiyon vardı. Ben de bir köşede et kesiyordum.  Tüm aile gelmişlerdi. Prenses beni hemen tanıdı, babasına eğilip bir şeyler fısıldadı. Prens Rainier bana bakıp şefkatle gülümsedi , başını salladı. 

Unutamadığınız bir anı var mı  diğer ünlülerle …? 

Michael Jackson içimi burkmuştur.   Genellikle Disney’e gider, etrafındaki body –guard ordusuyla  kimsenin kendini göremeyeceği bir yere çekilir , oradan etrafı , kalabalıkları seyrederdi. Hayatın içinde olmak istiyordu aslında ama bu mümkün değildi. O da böyle bir yöntem bulmuştu.  Hayatın içinde olanları onların arasına saklanarak izliyordu.

Neyi severdi ? Ne yerdi ?

Çoğunlukla salata !
 

Alan Coxon’dan acı biber soslu bıldırcın yumurtası.

Her tarifinde İstanbul’un bir ünlü bir aşçısı ona eşlik etti. Bu tarifi yaparken ona mutfakta yardım eden de  ben oldum.
Güneydoğu Asya’da esinlenilmiş bir tarif bu. Kokteyl mönülerinde veya önden  ağız oyalayıcı olarak ikram edebilirsiniz. Müthiş lezzetli , ve ikramı çok hoş. 

Malzeme: 

10 adet bıldırcın yumurtası
2 adet acı kırmızı biber tohumları temizlenmiş, ince doğranmış
4 çorba kaşığı soya sosu
3 çorba kaşığı balık sosu
3 tatlı kaşığı toz şeker
½ tatlı kaşığı tuz ve taze çekilmiş karabiber
1 adet misket limonu; rendelenmiş kabuğu ve suyu
Maydanoz yaprakları 

Hazırlanışı:

Yağı bir wok tavada kızdırın. Haşlanmış yumurtaları altın sarısı renk alıncaya ve kıtırlaşıncaya kadar kızartın.  Bir kevgirle yağdan alıp üzerine kağıt havlu serilmiş bir tabağa çıkartın.
Bir kapta sos için geri kalan tüm malzemeyi iyice karıştırın.
Yumurtaları bir Çin kaşığına yerleştirin. Üzerlerine bu sosu vererek servis edin.

Tanrıların Oyun Alanı: Gleneagles 

İskoçya’dayım. Edingburgh’dan arabayla 45 dakikada adeta bir tablonun içinden geçtiğinizi sanarak Gleneagles’a varıyorsunuz.  
Muhteşem bir doğanın içinde yer alıyor otel. Sonbaharın tüm renkleri  sessizliğin sesiyle, bir senfoniyle karşılıyor sizi… Pastoral bir senfoni bu ! 

7 Haziran 1924’deki açılışında basın ‘ Tanrıların Oyun Alanı ‘ diye tanımlamış Glenaeagles’ı…  Açılış balosu  müziği balo salonundan BBC aracılığıyla ve BBC tarihinde ilk kez  tüm İngiltere’ye yayınlanmış. 

1920-30'larda ise İngiliz   sosyetesi ve zengin Amerikalıların gözdesiymiş.2 Dünya Savaşı sırasında askeri hastane olarak kullanılmış. Savaştan sonra tekrar otel olarak devreye girmiş. 

2005 ‘te G8 toplantısı burada yapılmış. Girişteki asansörün hemen yanında Tony Blair,  George Bush, Kofi Annan gibi devlet liderlerinin toplu fotoğrafı karşılıyor sizi.

Aldığı ödüllerden bazıları mı?

En İyi Avrupa Resortu ( Conde Nast Traveler)
En İyi Golf Resortu ( Conde Nast traveler)
Dünyadaki En Lüks Hotel ( Sunday Herald gazetesi okurları)
 

İskoçlar’ın Milli Yemeği : Haggis

Koyunun kalbi, karaciğerve  akciğerleri kıyma haline getirilip yulaf soğan ve baharatla karıştırılıyor.Sonra işkembe içinde yaklaşık 3 saat pişiriliyor Haggisi bir tür sosis olarak düşünebilirsiniz. İçeriğine bakınca çoğunuz yüzünüzü buruşturabilirsiniz,ama sakatattan pek hoşlanmadığım halde haggisi yiyebildim. Tadı fena değil. 

Robert Burns Yemeği’ne katıldım.

Robert Burns İskoçların milli şairi.  1759-1796  yılları arasında yaşamış. Ölümünden sonra onu anmak için şiir günleri- geceleri düzenlemeye başlamışlar. Bunlardan birinde 1805’te içlerinden biri’ Hadi haggis yiyelim bu akşam’ demiş. Yemeği yemeden önce Robert Burns’ün ‘ Haggis’e Sesleniş’ adlı şiirini okumuşlar.  Ardından haggis yenmiş , viskiler içilmiş. O toplantı öylesine başarılı olmuş ki   bir gelenek olarak yerleşmiş. Bu törene de   ‘Robert Burns Supper ( akşam yemeği)’adını vermişler. 

Benim katıldığım tören otelin 1924’de açılış gecesinin olduğu  balo salonunda yapıldı. İskoçların geleneksel giysileri içindeki gaidacıyla,elinde haggis tepsisiyle aşçı salona girdi. Bütün salonu gaida müziği eşliğinde dolaştılar. Sonra gaidacı yaşlı İskoç  Robert Burns şiirini okudu, tören gereği ayağa kalkıp  viski bardaklarımızı  Burns şerefine kaldırdık.  Gaidacı da  haggisi ortadan ikiye böldü ve bize dağıttılar. 

Tullibardine1488  viski imalathanesi 

Bu bölgeye giderseniz  İngiltere’nin en eski imalathanelerinden birini de gezmeden, viski tadımı yapmadan  dönmeyin; Tullibardine 1488 ! 

1488 ‘de  Kral 4.James işte tam da şu anda Tullibardine’in bulunduğu mekandaki bira imalathanesinden taç giyme töreni için  bira alır. Bu yüzden adına 1488 tarihini de eklemişler. Tullibardine Glenagles Oteline çok yakın olan  Blackford’da. 10. Yüzyılda Kral Magnus’un karısı bu yörede bir  geçiti geçerken atından düşer ve boğulur.  Trajedi kralı ve köy halkını o kadar etkiler ki  yöreye  ‘Blackford’ ( =Karageçit)  adını verirler. 

 

Mimari hırsın  doruk noktası: Dubai 

Kısa-kısa Dubai 

- Birleşik Arap Emirlikleri 7 emirlikten oluşuyor. Bunlardan en çok bilinenler Dubai ve Abu Dhabi.
- Dubai 2. büyük emirlik. En büyüğü ülkenin %80’ini oluşturan Abu Dhabi.
- 2006’da başa geçen Şeyh El Maktum yönetiyor. Halk arasında lakabı  Dubai CEO’su.
- Dubai’de yeşil ve çiçekli alanların bolluğunu görünce şaşıracaksınız.  Hükümet yeşillendirme programına  büyük zaman ve para harcıyormuş.
- Kişi başı su tüketiminin en fazla olduğu yer  sizce neresi? Evet, yanılmadınız! Birleşik Arap Emirlikleri!
- Türkiye ile saat farkı 2. Bizden 2 saat gerideler.
- İstanbul-Dubai Uçuş  süresi 4 saat kadar. THY’nın gece saat 12’ de kalkan uçağı var. Uyandığınızda Dubai’desiniz ve kahvaltı zamanı.
- Şu anda hava sıcaklığı 28-30 derece arası. 

Dünyanın en yüksek binasının 123. katına çıktım!

Burj Khalifa  dünyanın en yüksek binası.828 m. uzunluğunda. 163 katlı. 158. katında cami varmış. 2010 da açılan binadaki ofis fiyatları metrekare başına 43 bin dolar!

Etrafı çok büyük bir havuz ,oteller ,inanılmaz büyük alışveriş merkezi Dubai Mall, restoranlar, eğlence mekanlarıyla çevrili. Ben 123. katındaki Atmosphere  adlı restorana çıktım. Buradan  fotoğraflar çektim.  Girişten 123. kata asansörle çıkış süresi 2 dakika!. Aynen uçaklarda  olduğu gibi yutkunmanız vey ağzınızı aralamanız gerekiyor. Basınç farkını hemen hissediyorsunuz.

123. kattan  tüm Dubai ayaklarınızın altında. Restoranın özel  bir odası da var. İsterseniz burada özel bir yemek daveti verebiliyorsunuz. 

Ortadoğunun en ışıklı yeri: Dubai Havuzu 

Las Vegas’daki Bellagio Havuzlarını yapan firma yapmış burayı. 1000 farklı su gösterisi yapılabiliyor. Her yarım saatte bir gösteri var. Müthiş bir ışık ve su gösterisi sunuyorlar. Buradan yansıyan ışık 20 mil öteden görülebiliyormuş. Uzaydan bile!

Bir akşam havuzun kenarındaki restoranlardan  birinde  hafif bir yemek yiyerek, karşıma da Burj Khalifa’yı alıp bu gösteriyi izledim. 3-4 kez hem de! Çocuklar gibi ayrılamadım. Arap, klasik ve dünya müziği çalıyorlar. Bence kesinlikle kaçırılmamalı. 

Ve Ötesi: Armani Hotel Dubai 

Burj Khalifa’nın ilk 8 katında Armani Hotel. 38 ve 39. katlar da otel bünyesinde. Dubai Havuzuna bakıyor.Ynai Armani’de kalırsanız bütün bu ışıklı gösterileri otel odanızdan da seyretmeniz mümkün. Ha gürültü istemiyor musunuz? Kapatın pencerelerinizi,odanızdaki televizyondan seyredin gösteriyi... 

Sonradan yalanlandı. Ama  öldürülen modacı Versace’nin yine kendisi gibi İtalyan modacı Armani’ye şunu söylediği dillerde dolaşıyordu:
‘Giorgio, sen leydileri giydiriyorsun, bense fahişeleri!’ 

(Önemli not: Gardrobunuzda Versace’niz varsa alınmayın, benim de 1-2 parçam var. Her kadının da olmalı bence!) 

Armani’nin oteli de  hanımefendi -beyfendilere layık.Daha otelin girişinde saygı duruşuna geçiyorsunuz.  Sofistike renkler, temiz çizgiler binanın ultra-modern mimarisiyle uyum içerisinde… 

Gecesi 26 bin dolarlık süitiyle Atlantis Otel 

‘Dünyanın En Çılgın Oteli’! 2008’de Times Gazetesi tarafından  böyle adlandırılmış Atlantis. İnsan yapımı bir ada olan Palmiye adası üzerinde.  Dubai açıklarında yer alıyor. Turistleri çekmek için neler yapılabileceğine şahit oluyorsunuz.

Buraya da mutlaka zaman ayırın derim. Oteli görünce ’Dubai yine yapmış yapacağını’ diyorsunuz.

Palmiye adasında  David Beckham’ın da bir villası varmış.  Atlantis Otel bünyesinde  65 bin su hayvanı bulunduran akvaryum, su parkı, alışveriş merkezi,restoranlar  var.

Gitmek çok kolay: Şehir merkezinden Palmiye Adası’na tek raylı tren  (monorail)var.  Bu trenin vatmanı yok! Herşey bilgisayar sitemine bağlı. Gişeden biletinizi alıyorsunuz. Tam saatinde duruyor. Kapılar açılıyor. Biniyorsunuz. 10 dakikada Atlantis Otel’desiniz.

Kadın şoför 

Hizmet sektöründe çalışan Arap’a ben rastlamadım. Hintli çok.  Bindiğim taksinin şoförü Sri Lanka’lı bir kadın olan Ayşe ile sohbet ettik yol boyunca. Kocası ölünce 4 çocuğuna bakmak için bu işe başlamış. Paranın azlığından, işin zorluğundan yakındı. Dubai’de 70-80 kadar kadın şoför  olduğunu söyledi.Ricamı kırmadı poz da verdi. 

Royal Mirage Beach Grill

Bence kalınacak yerlerden biri , eski de olsa Royal Mirage.  Arap mimarisi modern çizgilerle iç içe.  Bir kere en önemlisi çok katlı binalardan gına geliyor Dubai ‘de. Burada insan olduğunuzu , doğanın bir parçası olduğunuzu yeniden hatırlıyorsunuz. Sahil restoranında  bir akşam yemeği yeyin.  Gece kumsalda yürüyün. Karşınızda Atlantis size göz kırpsın, arkanızda gökdelenler…Kışın ortasında bir yaz rüyası yaşayın. 

Ressamlara ilham kaynağı olan köy: Giverny

Bir  Paris yolculuğunuza ekstra gün ekleyin, mutlaka Giverny’i de görün .  
Gittim gördüm, hayran kaldım.Anlatayım: 

Empresyonizm akımının öncülerinden Claude  Monet  o zamanlar küçücük bir köy olan Giverny’i  bir tren yolculuğu sırasında  pencereden bakarken keşfetmiş.  Hemen bir ev kiralayıp , büyük ailesiyle köye yerleşmiş.Ardından da köyü o kadar  sevmiş ki, oturduğu evi satın almış.  43 yıl burada  yaşamış.Monet’nin ilham perisi yıllar boyunca evi,bahçesi ve Giverny ( Jiverni okunuyor) köyü olmuş. 

Giverny’i üne kavuşturan Monet. Ama ardından diğer ressamlar da buraya akın etmişler;  Seine Vadisi’nin ışığı onları pervaneler gibi kendine çekmiş. 

Monet’nin şimdi bir müze olan evi ve bahçesi sayesinde her yıl 500 binden fazla  turist çekiyor köy.

Normandiya’nın bu  yöresinin size  sunduğu başka  şeyler de var:  Göz kamaştıran   şatolar, değirmenler, muhteşem  bahçeler, sanat galerileri …. Monet’nin  keşfettiği yıllarda  köyde o zamanlar 300 kadar çiftçi-köylü yaşıyormuş. Günümüzde resim gibi  bahçeleri olan şık bakımlı  villalar, büyük paralarla satılıyor. 

Pariste’ki  kuyruktan Giverny’ye…

Bu kış Paris’te toplu bir Monet sergisi vardı. ‘30 yılda bir ancak böyle bir sergi düzenlenebilir’ dedi sanat otoriteleri.

Daha önce Paris’te Orangerie’de  Monet’nin inanılmaz güzellikteki nilüferlerini görmüştüm.  Bu serginin ardından bir çok  eserine ilham kaynağı olan evi ve bahçesini  de görmeye karar verdim. Bahar gelir gelmez soluğu Giverny’de aldım. 

Giverny’ye nasıl gidilir? 

Giverny Paris’in 75 km. batısında.  Ben trenle gitmeyi tercih ettim.  Amacım Monet’nin resmettiği , o zamandan bu yana pek de değişmemiş olduğu söylenen St . Lazare tren istasyonunu görmekti.  İstasyondan Vernon kasabasına 45 dak.  süren enfes bir yolculuktan sonra varıyorsunuz. Vernon’dan taksiye atlayın; 15  Euro karşılığında Giverny’desiniz.  Vaktiniz varsa yürüyün, çok  güzel bir yol 5 km. kadar. 1 saatinizi ayırmanız gerekiyor. İsterseniz  tren istasyonundan sürekli kalkan otobüsü de kullanabilirsiniz. Gidiş-dönüş sadece 4 Euro imiş.

Monet’nin evi ve bahçesi

Beni dinlerseniz duacı olursunuz; kesinlikle sabah erken gidin. Öğleden sonraki kuyruğa dayanamazsınız. Ev ve bahçe 1 Nisan-1 Kasım arası açık . Internet üzerinde e- bilet alabiliyorsunuz. Fiyatı 8 Euro. 

Monet ve ailesi 1883’te yerleşmişler buraya. Monet organize bahçeleri hiç sevmemiş. Çiçekleri  renklerine göre karıştırıp ekmiş , onları  evlendirmiş ve özgürce büyümelerini sağlamış.   Yılar geçtikçe botanik bilimine iyice merak sarmış; arkadaşlarıyla  tohum ve bitki değiş-tokuşuna  başlamış.  He zaman nadir görülen türlerin peşindeymiş.  ‘Tüm param bahçeme gidiyor!’ dermiş sık sık… 

Ünlü Su Bahçesi 

1893’te Giverny’e gelişinde 10 yıl sonra bir  arazi daha satın almış ve buraya bir havuz kazdırmış. İşte ünlü ‘Su Bahçesi ‘böyle doğmuş.  Su bahçesi  ünlü ressamın koleksiyoneri olduğu Japon baskılarındaki bahçeleri anımsatıyor insana… Salkım söğütler, bambular, tüm yaz  boyunca çiçek  açan nilüferler; tamamıyle başka bir dünyaya giriyorsunuz.

Burada ünlü Japon köprüsünü de göreceksiniz. Monet bunu yöredeki bir marangoza yaptırmış. Bahçe düzenlenirken köprünün kurtarılamayacak kadar çok zarar gördüğü saptanınca Vernon’da yeniden yaptırılmış.

Bu bahçeyi 7 ay boyunca 700 bin kişi ziyaret ediyor!

Monet’de önce hiçbir ressam resmedeceği doğayı böylesini şekillendirmemiş. İşte bu  su bahçesi Monet’nin 20 yıldan fazla ilham perisi olmuş.

Hotel Baudy

1887’de başta Amerikalılar olmak üzere yabancı ressamlar da Giverny’e yerleşmeye başlamış. Bunların çoğunun ilk durağı , bazen sürekli kaldıkları yer  Hotel Baudy olmuş. Giverny’nin bu en şaşaalı zamanlarında  bu otel sanatçıların uğrak yeri, sanatsal yaşamın merkezi  imiş.  Günümüzde bir kafe ve restoran olarak işletiliyor. 

30 yıl boyunca yaklaşık 100 sanatçı kalmış burada. Küçük bir köy için az sayılmaz!   İlginçtir; bu sanatçıların Calude Monet ile pek ilgileri olmamış. Monet onların  varlığını  ‘   sıkıntı, sorun ’olarak değerlendirmiş. 

Ya  Monet’den  sonra…?

Monet ölünce ev ve bahçe oğluna miras kalmış. Ama oğlu Michel  burada kalmayı tercih etmemiş, eve ve bahçeye üvey kızı Blanche bakmış. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra çok ihmal edilmiş. 1966’da Monet’nin oğlu burayı Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağışlamış. 1980’lere gelirken ev ve bahçe yeniden ele alınıp,  restore edilmiş. Bahçenin bakımı ve onarımı 10 yıl sürmüşl. 1980’den beri de halka açık. 

VERNON 

Giverny’e gitmişken Vernon’a da 1-2saat ayırın. Vernon küçük bir Fransız şehri. 2 Dünya Savaşı’nda yaman bombalanmış , çok zarar görmüş. Ama eski yapıların ayakta kaldığı bölümler var ki bunları kaçırmayın.  Çok ilginç  mimarisi var  evlerin.  Ara sokaklara girin çıkın, çok güzel fotoğraflar yakalayacaksınız. 

Ana kiliseleri Collegiate  11-17. yüzyıllar arasında inşa edilmiş. Gotik bir mimariye sahip.

Gördüğüm en eski turizm bürosu da Vernon’da.Kilisenin hemen yanındaki evi turizm bürosu yapmışlar;  1450’lerden kalma.  İçeriye girerken ‘ Şimdi başıma yıkılacak !’ duygusu uyandırıyor. 

WASHİNGTON’DA KİRAZ AĞAÇLARI ÇİÇEK AÇMIŞ

Bir ağaç bir şehri bu kadar mı güzelleştirir, şenlendirir? 1912 yılında Japonlar Washington şehrine 3000 kiraz ağacı fidesi hediye etmişler. Her yıl bu ağaçlar  çiçek açtığında şehir turistlerle dolup taşıyor. Kiraz çiçeklerini görmek için süreniz çok kısa:  Mart sonu- nisan başı sadece1 hafta -10 gün kadar!

Ankara –İstanbul ne kadar farklıysa New York- Washington arasındaki fark da öyle.

Aklımda kalanlar:   Bembeyaz çiçekli kiraz ağaçları, soğuk , bakımlı devlet binaları, geniş yollar,planlama  üzerinden 10 üzerinden 10 alacak bir şehir, suratı asık şişman ,   gittikçe şişmanlayan ve hareketleri ağırlaşan  Amerikalılar … 

KÖPEĞİNİZ İÇİN…

Amerikalılar  bu keklere cup-cake diyor. Köpekler için bile yapmışlar,satıyorlar. Bunu görünce ‘pes’ dedim ve hemen sizin için fotoğrafını çektim. Köpeklerinin  de normalden daha şişman olduğuna eminim! 

Kalınacak yer:

Four Seasons

Paraya kıyarsanız tabii ki ! Ülkenin en eski oteliymiş aynı zamanda. Ben göremedim ama  Clint Eastwood ve Hillary Swank de kalıyormuş otelde bizimle aynı zamanda.  Girişteki bar akşamüstleri  Washington’ın  en trendy yerlerinden. Jet-set gençlerin toplanma yeri.Otel dört dörtlük. Her zamanki Four Seasons kalitesi. 

Nerede yemeli? 

Bourbon Steak:
Şöyle güzel bir biftek yiyeyim diyorsanız Four Sesons girişindeki restoran sizi bekliyor. 

The Oval Room

Beyaz Saray’a yürüme mesafesi çok şık bir restoran.  Bütün Amerikan liderleri, politikacıları burada yiyormuş öğlenleri. Örneğin;  eski başkan Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice ‘ En sevdiğim restoran’ demiş burası için. Porsiyonlar küçük, pahalı, ama çok lezzetli. Servis muhteşem. Akşam yemeği sakindi , öğlen giderseniz ‘önemli biri olan’ herkes orada oluyormuş!

800 Conneticut Avenue
Tel:202 463 8700 

Lauriol

Benim gibi Meksika yemeği  tutkunuysanız  kaçırmayın! Clinton , Bush hepsi buradan geçmişler. 3 katlı restoran tıklım tıklım doluydu. Yer ayırtmadan gitmeyin. Hayatımda yediğim en iyi guacomole burada! Sevis çok candan, tabaklar büyük, ortam sıcak, fiyatlar uygun, çoluk-cocuk gidilecek yer.

1835 18 St. NW. Dupont Circle
Tel: 202 387 83 11 

Sprinkles

Cup-cake dükkanı. Kesinlikle bitter çikolatalısı denemeli. Müthiş başarılı. Sahibi  televizyonda cup-cake yarışmalarında jüri üyeliği yaparken bu zinciri açmaya karar vermiş.
Kendimi tutamayıp 2 gün üst üste gittim ,   gelen geçen şişman Amerikalıları seyredip cup-cake yedim.

3015 Georgetown 

Neleri  görmeli? 

Smithsonian Müzesi 

Washington denince akla gelen ilk yerlerden biri. Gitmeden internetten ilgimi çeken sergileri seçtim.  Çünkü kısa sürede hepsini gezmeniz mümkün değil. En çok aklımda kalan 1865’te bir suikaste kurban giden eski başkanlardan Lincoln’ın öldürüldüğü gün giydiği şapkası oldu.  Çünkü bu şapka aynı zamanda bir simge; Kararlılığın, inandığını sonuna  kadar savunma gücünün simgesi. Siyahların köle olarak kullanılmasını kanunla kaldırdığı için Amerika bir iç savaşa sürüklenmiş.  Güney ve Kuzeyliler arasında 4 yıl sürecek  kanlı bir iç savaşa neden olmuştu.   Çoğumuzun  Amerikan tarihindeki bu iç savaşı ilk  kez öğrenmesi ‘ Rüzgar Gibi Geçti’ filmiyle oldu. 

National Gallery of Art

Sanat sevmeseniz bile müzecilik nasıl olur görmek için gidin!  Sergi salonları arasındaki dinlenme bölümleri halkın buluşma noktası olmuş. 

Newseum

‘News’ ve ‘Museum’ sözcüklerinin birleşimi.    11 Eylül’den, Katrina Kasırgasına    haber değeri taşıyan tüm olaylar, kayıtlar, filmler bu müzede. Çağımıza tanıklık eden bir müze. Aklımda en çok  kalan Berlin Duvarı’nın orijinal bölümünün sergilendiği salon ve  gardiyanların kaçmaya çalışanları gözledikleri kule! Evet, kuleyi bile müzeye taşımışlar. Böyle bir yüzkarasını  yeni nesillere de  göstermek , bir daha tekrarlanmamasını sağlamak için iyi yöntem.. 

Capitol

Washington’un simgelerinden biri, ABD kongresinin toplanma yeri.  Ülke burada alınan kararlarla yönetiliyor. Yolculuktan önce internetten gezmek istediğinize dair kayıt yaptırmanız gerekli. Aksi halde içeri girmeniz zor. İnanılmaz bir yerli turist kalabalığı da var. İçeride senatörlerin toplantı salonuna girip, tartışmaları  dinleyebiliyorsunuz. 

Hava ve Uzay Müzesi

Teknolojiye pek meraklı değilim ama beni en çok etkileyen müze bu oldu. Uzaya ilk  fırlatılan kapsüller, aya ilk inenlerin kullandığı araç, Atlantiği ilk kez hiç mola vermeden geçen Charles Lindbergh’in kullandığı uçak, Atlantiği ilk kez geçen efsane kadın pilot Amelia Earhart’ın  kıpkırmızı uçağı…..
Aydan getirilmiş milyarlarca yıllık bir taşa da dokundum . 

Old Stone House

Washington’daki en eski yapılardan biri. 18.yüzyıldan kalma bir bina.   Binayı gezince insanların o yıllarda nasıl yaşadığına dair fikri sahibi oluyorsunuz. Beni hayrete düşüren şey, bu küçücük evin girişine  tarih mezunu bir rehber yerleştirmeleri…O zaman bizim de Beyoğlu’ndaki  çoğu binaya rehber koymamız lazım !…

Georgetown

Washingtonda en çok hoşuma giden bölge.  2’şer katlı binalar , cici dükkanlar, kafelerle dolu. Şöyle boydan boya bir yürüyün. Kafelerde oturun, Amerikalılar gibi kahve içip etrafı seyredin.

Anıtlar

Washington bir anıtlar şehri aynı zamanda. Özellikle görülmesi gerekenler Lincoln ,Güney Kore ve Washington anıtları bence…

İLETİŞİM

Telefon
:
90-212 322 11 28 
Faks
:
90-212 322 73 87
GSM
:
90-532 614 85 80
Adres
:
İstanbul Caddesi Tan Sokak Kemer Corner Sitesi
İnci Blok Kat 4 Daire 32 Göktürk / İstanbul
E-Mail
:
yaseminbradley@gmail.com